BİYOMEDİKAL TEDAVİ
Davranışsal belirtilerin bir birikimi olarak, otizm şu ana kadar bir gelişme geriliği veya hastalığı olarak sınıflandırılmaktaydı. Bu basitleştirici yaklaşım, ne otizm yelpazesindeki çocukların farklı nörolojik durumlarını, ne de otizmin diğer organ sistemlerindeki etkilerini göz önüne almaktadır.
Temel nedeni ne olursa olsun, otizm metabolizmanın esas fonksiyonlarını etkilediğinden, onu bir gelişme geriliği olarak nitelendirmek bir beyin tümörünü baş ağrısı olarak değerlendirmek gibidir. Otizm, sadece arkasında yatan ve gastrointestinal, bağışıklık, detoks ve sinir sistemini etkileyen hastalık tablosunun bir belirtisidir.
Buna göre, otizmin bir çoklu-organ metabolik hastalığı olarak yeniden tanımlanması, DSM-IV (1994 de son revizyonu yapılan ve mental problemleri değerlendiren standart ölçek) skalasından çıkarılıp, tıbbi ders kitaplarına koyulması ve tıp fakültelerinde rutin olarak eğitiminin verilmesi gerekmektedir.
Birçok uzman otizme giriş var, çıkış yoktur derken biyomedikal tedavi uygulayanlar zamanında başlanırsa tedaviyle otizmim önemli ölçüde ve hatta tümüyle iyileşebileceğini, ya da önemli ölçüde düzelebileceğini iddia ediyorlar.
Bu anlayış farkı nereden kaynaklanıyor?
Maalesef -hepsi olmasa da- birçok çocuk psikiatristi ve nöroloji uzmanı otistik çocukların anne babalarına, otizmin bilinen bir nedeni olmadığını, hiçbir zaman düzelemeyeceğini söyleyip çocuklara çeşitli ilaçları vermekte ve davranış modifikasyonunun sundukları dışında bilinen başka tedavi olmadığı söylemektedirler.
Tabii esas neden ortadan kaldırılmadığı için eğitimden de istenen yarar sağlanamamakta, yıllar süren çabalar anne-babaları bir taraftan maddi zarara uğratmakta diğer taraftan da yılgınlığa sürüklemekte.
Son yıllarda yapılan araştırma ve uygulamalar, otizmin gizlerini hızla çözmeye başladı. Çok sayıda araştırma otistik çocuklarda beyin kan akımında azalma, sinir sistemi iltihabı (nöroenflamasyon), bağışıklık yetersizliği, oksidatif stres, mitokondri fonksiyon bozukluğu, sinir-ileticisi (nörotransmitter) bozuklukları, toksin temizleme sorunları ve bağırsak florası bozukluklarının varlığını gösterdi.
Otizmi tedavi edilemeyecek bir hastalık olarak lanse eden klasik tıp ya da yeterli bilgiye sahip olmamasına rağmen uzman ünvanına sahip, ön yargılı hekimler ne kadar karşı çıksa da, ya da en hafif deyimi ile burun kıvırsa da artık otizmin bilimsel ve etkili bir tedavisi var.
DAN Protokolünde (Defeat Autism Now, Otizmi Şimdi Yen!) ifadesini bu biyomedikal tedavi yöntemi son birkaç yıl içinde -henüz tam olgulaşmasa da- iyice gelişti ve olumlu sonuçlarını göstermeye başladı. Hepsi olmasa bile önemli sayıda otistik çocuk etkin bir tedavi ile önemli aşamalar kaydedebiliyor, hatta otizmden tamamen kurtulmayı başaran çocukların sayısı hiç de az değil ve günden güne artıyor.
Biyomedikal tedavinin unsurları
Biyomedikal tedavinin çeşitli basamakları;
Doğal yiyeceklerden oluşan bir beslenme biçimi
Glütensiz ve kazeinsiz diyet
Vitamin, mineral ve amino asit eksikliklerinin giderilmesi
Bağırsak florasının düzeltilmesi
Sindirim enzimlerinin takviyesi
Katkısız, doğal yiyeceklerin yenmesi
Yaygın iltihabın ve serbest radikallerin azaltılması
Ağır metallerin temizlenmesi
Hiperbarik oksijen tedavisi (HBOT)
İlaçlar
Eğitim
Otizmin Nedenleri Hakkında Hipotezler
Otizmin ilk tanımlanmasının üzerinden 60 yıldan fazla zaman geçmesine rağmen vücudun tamamı hakkındaki etkilerine ait bilgilerimiz son on yılda kazanılmıştır.
Ancak, öğrenecek daha çok şeyimiz de vardır, çünkü otizm birçok semptomları olan hastalıklardan oluşan karmaşık bir yapıdır. Bu karmaşıklık, tek bir nedeni hastalığın kökeni olarak ayrıştırmamızı zorlaştırıyor.
İlk olasılık, otizmin birincil olarak nörolojik bir hastalık olduğu, diğer organ sistemlerine etkisinin ikinci planda olduğudur.
Muhtemelen beynin anne karnındaki gelişimi esnasında, çeşitli beyin bölgelerindeki hücre yapılarındaki bozulma nedeniyle doğum sonrası apoptoz (gereksiz nöronların planlı ölmesi) gerçekleşmemekte ve beyin anormal büyümektedir.
Bu gelişme bozukluğu, nörotransmitterleri (sinir ileticisi) ve bağırsak sistemini etkilemekte (iltihap), bağırsaklar da bağışıklık sisteminin en önemli organı olduğundan anormal sitokin üretimi, yani otoimunite, bağışıklık sisteminin kendi organlarına saldırmasına neden olmaktadır.
Bağırsak iltihabı, geçirgen bağırsak sendromuna neden olmakta, kana karışan toksinler, detoks sistemini aşırı yüklemekte bu da oksidatif stres ve organ hasarı yaratmaktadır. Bütün bunlar, yani oksidatif stres ve sitokin yüksekliği kan-beyin settinde zayıflamaya neden olmakta ve toksinlerin beyne ulaşmasına neden olarak kısır döngüyü başlatmaktadır.
İkinci olasılık, sorunun bağırsak sisteminde başladığı hipotezidir.
Doğum sonrası baş gösteren, küçük bağırsak anomalileri nedeniyle bebek proteinleri sindirememeye başlamakta bu da kolit, reflü, kabızlık, ishale neden olmakta, katı gıdalara geçme esnasında yeniden yüklenmeye başlayan bağırsaklarda iltihaplanma oluşmaktadır.
Bu iltihaplanma, mukozada mikro delikler açarak zararlı maddelerin kana karışmasına ve immün reaksiyonuna neden olmaktadır. Bunlardan opioid gibileri, direkt beyni ve immün sistemini etkileyerek kısır döngü başlamaktadır.
Üçüncü senaryo ise zayıf bağışıklık sistemi olan bebeklerin aşılar gibi dış toksik maddelere maruz kalmasından dolayı detoks ve immün sisteminin bozulmasıdır.
Otizmin salgın şeklinde gitgide artması bu olasılığı güçlendirmektedir.
Ayrıca, çevresel kirliliğin artmasıyla immün sistemini bozan ve iltihaplanmaya yol açan astım, diyabet, mültipl skleroz, Alzheimer, Parkinson, depresyon gibi kronik hastalıkların artış göstermesi de düşündürücüdür.
Otizm tablosu nasıl oluşuyor?
Otizmin başta gelen nedenleri ağır metaller, antibiyotikler ve kimyasal toksik maddelerdir. Diğer nedenler arasında enfeksiyonlar (Kızamık, HHV6, CMV, Streptococcus, Clostridia, Borrelia, Candida) ve beyin kan akımında azalmaya neden olan hastalıklar gelmekte. Genetik yatkınlıkları (tek-gen polimorfizmleri) nedeni ile bu toksinler ve enfeksiyonlar ile yeterince baş edemeyen çocuklarda bir dizi birbirine bağlı mekanizmaların etkisi ile otizm tablosu oluşuyor. Bağırsak sıvılarının ve enzimlerinin azalmakta, sindirim bozulduğu için besinle alınan proteinler yeteri kadar paçalanmadan (polipeptit) kana geçiyor. Bu sindirilmemiş polipeptitler dokularda ve beyinde morfin etkisi gösteriyor.
Bağırsaktaki faydalı mikrop dengesi bozuluyor bunun yerine hastalık yapan bakteri, mantar ve parazitler ürüyor. Toksinler ve hastalık yapan mikrorganizmalardan çıkan metabolitler bağırsak borusunda yaygın bir iltihaba yol açıyor. Bağırsak hücrelerini geçirgenliği artarak normalde kana geçmeyen toksinler kana geçiyor. Diğer taraftan bağırsak hücrelerininin fonksiyonu bozulduğundan taşınması taşıyıcı proteinlere bağlı vitamin, mineral ve diğer besi maddeleri yeteri kadar kana geçemiyor. Bunun sonucunda çok sayıda vitamin, mineral ve diğer besi maddesi eksikliği gelişiyor..
Yağların sindiriminin azalması yağ ve yağda eriyen vitamin ve besi maddelerinin (A,D, E, K vitaminleri, likopen) kana geçmesini azaltıyor.
Bağışıklık cevabının ve enflamasyonun (iltihabın) artması, enzimatik reaksiyonların yavaşlaması, alerjik reaksiyonlar, hormonal yetersizlikler, sinir ileticileri fonksiyonlarının bozulması ve toksinlerin beyin ve diğer organlar üzerine olan direkt etkileri yaygın gelişimsel bozukluğuna yol açıyor.
Otizmin sıklığı gerçekten artıyor mu? Yoksa bu artış teşhisin daha erken konulmasına mı bağlı?
Otizm ayrı bir hastalık tablosu olarak ancak dokuz yüz kırklı yılların başında tarif edilmiş. Klinik belirtiler açısından çok zengin bir hastalık olmasına rağmen o zamana kadarki tıp kitaplarında esamisinin okunmaması daha önceki yıllarda çok daha az görüldüğünün en önemli işareti. Bizim gibi düşünenler otizmin müthiş bir hızla arttığını; sıtma, kuş gribi ve AİDS gibi dünyayı tehdit eden salgın bir salgın hastalık olarak kabul ediyor.
Klasik nöropsikiatrların çoğu otizmi genetik kökenli bir hastalık olarak algılamak istiyorlar. Tabii ki onlar da 50-60 yıl gibi oldukça kısa zaman dilim aralığında genetik bir hastalığın sıklığının bu kadar artmaması gerektiğini bilmekteler. Ama onların birçoğu otizm sıklığının yıllar içinde artmadığını sadece tanı kriterlerinin değiştiği ya da hekimler ve aileler bu konunun üzerine çok düştüğü için otistik çocuk sayısının artmış gibi göründüğünü iddia ediyorlar. Acaba bu ne kadar doğru?
Bu durumu daha iyi aydınlatmak için Mark R. Blaxill isimli bir bilim adamı 1960-2004 yılları arasında yapılan elliden fazla otizm sıklık çalışmasının meta analizini yapmış. Bu analiz otizmdeki artışta tanı kriterlerinin değişmesinin fazla bir payının olmadığını kanıtlamış
Blaxill in yaptığı çok ayrıntılı incelemeye göre yetmişli yıllarda ABDde 3/10,000 in altında olan otizmin sıklığı, doksanlı yıllarda 30/100,000 in üzerine çıkmış; yani 20 yıllık zaman diliminde en az on kat artmış. Otizm spektrumu tümü ile dikkate alındığında aynı zaman diliminde 5-10/10,000 olan sıklık 50-80/10,000 e yükselmiştir.
Britanya da ise seksenli yıllarda 10/10,000 in altında olan otizm sıklığı, doksanlı yıllarda 30/100,000 in üzerine çıkmış.
2002 yılında California da yapılan bir çalışmada ise otizm sıklığı 1/166 (60/10,000) olarak bulunmuş
Britanya nın bazı bölgelerinde yapılan ve ünlü Lancet dergisinde 2006 yılında yayınlanan bir çalışmasında ise 1/86 (60/10,000) gibi çok daha yüksek bir oran saptanmış
Ülkemizde detaylı bir toplum araştırması yok, fakat bizdeki sıklığın da 40-60/10,000 dolaylarında olduğu sanılmakta.
1987 den 1998 e kadar olan 10 yıllık zaman diliminde California da otizm nedeni ile tedavi gören çocuk sayısı 2.7 kez artmıştır. 1991 den 1997 yılları arasındaki artış ise 5.6 kattır.
Bütün bu araştırmalar otizmin muazzam bir şekilde arttığını ve bu durumun temel olarak sadece genetik nedenli olmayacağını, çevresel faktörlerin otizm tablosunun oluşumunda çok daha önemli rollerinin olduğunu kuvvetle düşündürmekte.
Otizm bir zehirlenme hastalığıdır diyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?
Maalesef klasik ortodoks tıbbın muhafazakarları (Ünlü muhalif Ivan Illich in deyimiyle tıp dininin papazları!) otizmi tedavi edilemeyecek bir hastalık olarak lanse edip ailelere bu hastalığın ömür boyu süreceğini, ancak ilaç ve davranış tedavileri ile bazı belirtilerin hafifletebileceğini söylerler.
Sidney M. Baker adlı bir araştırmacı 1950 lerden günümüze otizmdeki patlamadan aşağıdaki faktörleri sorumlu tutmuştur.
1. Antibiyotik kullanılmasının artması
2. Ağır metal içeren aşıların ve çoklu virus aşılarının (Kızamık-Kızamıkçık-Kabakulak-MMR gibi) kullanılmasındaki artış.
3. Ekilebilir toprakların fakirleşerek sebze ve meyvelerdeki vitamin ve mineral içeriğinin düşmesi.
4. Omega-3 tüketiminin azalması
5. Ağır metal, ilaç ve toksinlere fazla maruz kalınılması.
Otizmin artması antibiyotik kullanılmaya başladıktan sonraki zamanla çakışmakta. 1950 yılında ABD de 200 ton olan antibiyotik tüketimi 1990 da 20000 tona çıkmış, yani yaklaşık 100 kat artmış.
Gerçekten de 80 li yıllardan itibaren yüzlerce araştırmaya göre otizm denilince genetik alt yapısı olan, enfeksiyonlar, toksik kimyasallar, hipoksemi ve gıdalardaki protein ve peptitlerle tetiklenen ve yaygın gelişimsel bozukluğa yol açan nöroimmün bir klinik hastalık tablosu anlaşılmaya başlandı.
1988 yılında Edelson ve Cantor 56 otistik çocuğu inceleyip, 56 sında da ağır metal yükü saptadılar (4). Araştırıcıların elde ettiği sonuçlara göre bu 56 çocuğun 55 inde karaciğer detoksifikasyon (zehirden arındırma) sisteminin iyi çalışmıyordu, 53 ünde de bir ya da daha fazla ağır metal dışı toksik kimyasal madde yükü vardı. Bu toksinlerin başlıcaları böcek ilaçları, tarım ilaçları, dezenfektan gazlar, antibiyotikler, deodoranlar ve çok sayıda aromatik ve alifatik solventler.
Bu kimyasal toksinlerin dışında keneler (lyme hastalığı), klostridyum bakterileri ve kandida mantarları (pamukcuk) gibi organizmaların salgıladıkları toksinler de otizm tablosunu oluşturabiliyorlar.
Genetik olarak zaten yavaş çalışan biyokimyasal reaksiyonların enzimleri, dışarıdan alınan toksinlerin hasarına da uğrar. Bu enzimlerin koenzimleri (yardımcıları) olan vitaminler (C vit, B kompleks vit. vb) ve minerallerin (Çinko, selenyum, magnezyum vb) yetersizliği de zaten yavaşlamış olan biyokimyasal reaksiyonları tümüyle yavaşlatır. Böylece kısır bir döngüye girilmiş oluyor.
Türkiye de gerek ben gerekse de az sayıdaki meslektaşım yüzlerce çocukta ağır metal testi yaptırdık. Ve hastaların tümüne yakın bölümünde ağır bir metal zehirlenmesi saptadık(5). Tespitlerimize göre Ülkemizde en çok kurşun zehirlenmesi görülmekte, onu cıva zehirlenmesi takip etmektedir; arsenik, kadmiyum, alüminyum ve uranyum zehirlenmeleri ise daha az görülmektedir.
Maalesef bu toksinlerin bazıları devamlı soluk alıp verdiğimiz evlerimizin havasında badanasında, panjurunda, halısında, mobilyasında, elektronik eşyalarında; giysilerde, yiyeceklerde ve hatta oyuncaklarda mevcut. Bu toksinler başta çocuklar olmak üzere bütün ev halkının davranış, algılama, bilişim ve motor fonksiyonlarında değişik şiddetlerde bozukluklara neden olmakta. Yaş ne kadar küçük ve beyin ne kadar az olgun ise zarar da o oranda artmakta.
İşin kötüsü bu toksinler kişinin detoksifikasyon yeteneği ile ilişkili olarak çok düşük düzeylerde bile etkili olabilmekte. Yani genetik olarak detoksifikasyon yeteneği iyi olmayan kişiler çok düşük düzeyde toksinlerden bile etkilenebilmekte. Detoksifikasyon işlevleri iyi çalışan ve yeterli doğal gıda alanlar ise toksinlerden fazla etkilenmemekteler.
Ayrıca bu toksinler vücudumuzdaki diğer reaksiyonları katalizleyen enzimler gibi detoksifikasyon işlemini hızlandıran enzimlerin fonksiyonlarını da bozarak sorunu daha da ağırlaştırmaktalar. Rafine ve doğal olmayan gıdaların vitamin ve minerallerden fakir olması zaten yavaşlamış olan detoksifikasyon reaksiyonlarını daha da tembelleştirmekte.
Hepimiz hemen her kaynaktan çeşitli şekillerde ve miktarlarda toksik maddeleri alıyoruz, ama ancak sağlıklı ve yeterli bir metabolizmaya sahipsek bunları temizleyebiliyoruz. İşte otizm yelpazesindeki hastalıklarda çocuklar bunu yeterince gerçekleştiremediklerinden, aldıkları toksinler vücutlarından atılamadığından, özellikle yağdan zengin dokularda birikmekte. Beyin de yağ bakımından en zengin organlar arasında. Böylece beyinde biriken toksik maddeler çeşitli düzeylerde hasarlar oluşturmakta.
Söylediğiniz toksinlere her çocuk maruz kalıyor, fakat her çocukta niye otistik tablo gelişmiyor?
Aynı çevresel zararlıya (ağır metal, böcek ilacı, antibiyotik, enfeksiyon vb) maruz kalmasına rağmen her çocukta otizm tablosunun görülmemesi otizme yatkınlık sağlayan tek-gen polimorfizmlerinin varlığı ile açıklanıyor. Tek-gen polimorfizminde talasemi, hemofili gibi hastalıklarda olduğu gibi bir gen eksikliği ya da yapısal bir bozukluk yok, fakat genin kalitesi bozuktur ve idare ettiği enzim tembel çalışır.
İnsanlar çevresel zararlıya (ağır metal, böcek ilacı, antibiyotik, enfeksiyon vb) maruz kaldıklarında vücutlarına çalışan detoksifikasyon (zehirden kurtulma) mekanizmaları ile bunları temizlemeye çalışıyor. Detoksifikasyon mekanizmaları genetik olarak belirleniyor ve kişiden kişiye değişiyor. Bu değişkenlik gen polimorfizmlerinin sayısı ve bozukluğun derecesi ile ilişkili.
Bu mekanizmalar nüfusun %65 inde oldukça etkin; geri kalan %32 sinde yavaş, %2.5 şinde ise çok az çalışır. Otizm, Alzheimer, mültipl skleroz, şizofreni, bipoler bozukluk, otistik çocuklar bu %2.5 in içindeler. Fakat çevresel toksinlerin mevcut artışı sürer ve doğal beslenmeden daha da uzaklaşılırsa %32 lik bölümde de bu hastalıklar fazla görülecektir
Gen polimorfizmleri dediğiniz onbinlerce yıldan beri var olmalarına karşın neden otizm tablosuna neden olmamışlar?
Ancak son elli-atmış yılda artan çevre ve gıda kirliliği nedeni ile otizmde tam anlamı ile bir patlama oldu. Eğer çevresel etkene maruz kalınmasa sağlıklı olabilecek çocuklar, polimorfizmlerin de etkisi ile otistik oluyorlar.
Çevresel faktörün şiddeti ve zamanlaması da önemlidir. Eğer çevresel faktöre anne karnında maruz kalınmış ve bu faktör güçlü ise otizm kendini bebek doğduğu zaman ortaya çıkarak gösterir. Bu hastalar çok ağırdır, hepsinde başından itibaren motor, mental ve psişik gelişiminde gerilik vardır.
Otizmin nedeni sadece genetik değildir.
1970 lerden beri yapılan araştırmalar, otizmdeki genetik faktörler konusunda oldukça önemli sonuçlar sunmuştur. Bunların en önemlileri tek yumurta ikizlerinde %60-90, çift yumurta ikizlerinde %10-25, kardeşlerde ise %2-4,5 oranlarında ortaya çıkma oranlarını gösteren istatistiklerdir. Bu araştırmalar genetiğin oynadığı rolü gösterse de, kromozom yapıları bire-bir aynı olan tek yumurta ikizlerindeki oranın %100 olmaması, genetiğin tek başına bir neden olabileceği olasılığını çürütmektedir.
Muhtemelen otizmden birden fazla gen sorumlu olup, bunların sadece sinir sistemini etkilemediği de gösterilmiştir. Bir araştırma, otistik bireylerin ebeveyn ve birinci derece akrabalarında Tip I diyabet, hipotiroidi, romatizmal eklem hastalıkları gibi otoimmün (bağışıklık sisteminin kendi organlarına zarar vermesi) problemler olduğunu göstermektedir. (otistik %46, normal %4)
Otizmli bireylerde genetik bir hastalık yerine, çevresel faktörlerin de rol oynadığı genetik bir yatkınlık olduğu söylenebilir. Son yıllarda otizm geni nin bulunmasına yönelik sayısız araştırma, risk hakkında hamilelik esnasında ebeveynleri uyarmak için önemli olabilecek iken, şu anki otistik jenerasyona muhtemelen bir fayda sağlamayacaktır.
Şüphesiz genlerin belirlenmesi, bir gün bunların düzeltilmesi ve böylece hastalığın önlenmesi veya bunların yol açtığı biokimyasal problemlerin anlaşılarak uygun ilaçların geliştirilmesine de yol açabilir. Ancak, çevresel faktörlerin rolünün anlaşılması ve otistik çocukların biokimyasal yapılarının araştırılması, tedavi için daha etkin bir yol olarak görünmektedir. Bu, ayrıca hangi genin araştırmalarda hedefleneceğini de ortaya çıkartabilir. Genetik faktörlerin tam olarak anlaşılması, çevrenin genetik kodlar üzerindeki etkilerin anlaşılmasına bağlıdır.
Otizm bir hastalıktır, özürlülük hali değildir
Çevresel bir hastalık olarak otizm
Genetik hastalıkların salgın halde artması söz konusu olamayacağı için, neden otizm vakaları gitgide artıyor sorusuna verilecek cevap önem taşımaktadır. Eğer otizmin arttığına dair rakamlar gerçek ve bu konuda açık kanıtlar mevcutsa, çevresel bazı faktörlerin bu hastalık üzerinde güçlü etkileri olduğu kesindir. Bunun başka bir açıklaması olamaz. Bu gerçek bizim otizme bakış açımızı, tedavi yaklaşımlarını ve araştırma fonlarının kullanımını değiştirmek zorundadır.
Otizm, sadece bir genetik hastalık olarak görülemez. Eğer hangi çevresel faktörlerin bu yaygın hastalığı tetiklediği bulunursa, bunlar engellenebilir, hatta iyileşme fırsatları bile bulunabilir ve araştırma fonları bunların etkileri üzerine yoğunlaştırılabilir.
Şu ana kadar, ender rastlanan hastalık olarak kabul edilen otizm araştırmaları için ayrılan fonlar oldukça yetersizdir.
Eğer otizm gerçekten bir salgın olarak kabul edilirse, ona kuş gribi, HIV gibi diğer dünyayı tehdit eden salgın hastalıklar kadar öncelik verilmesi gereklidir.
Ne yazık ki tıbbi dogmaları değiştirmek, gidilen rotanın yanlışlığına rağmen
bir ağır nakliye uçağının yönünü değiştirmek kadar güç ve zaman alıcıdır. Tıp tarihi, önce reddedilen ancak on yıllarca sonra değişmez gerçek olarak geniş kabul gören birçok fikirle doludur.
Özür değil, hastalık
Bir çok bağımsız hekim ve araştırmacı otizmin karmaşık biokimyasal bilmecesi için her geçen gün yeni çözümler üretmektedir. Bunların bir çoğu otistik çocukların ebeveynleri, diğerleri ise ebeveynlerin acı hikayelerinden etkilenerek bu işe soyunan kimselerdir.
Şu ana kadar otizm hakkında birikmiş, hepsi araştırmalara dayanan birçok metabolik anormallik açıklanmaktadır.
Davranışsal belirtilerin bir birikimi olarak, otizm şu ana kadar bir gelişme geriliği veya hastalığı olarak sınıflandırılmaktaydı. Bu basitleştirici yaklaşım, ne otizm yelpazesindeki çocukların farklı nörolojik durumlarını,ne de otizmin diğer organ sistemlerindeki etkilerini göz önüne almaktadır.
Temel nedeni ne olursa olsun, otizm metabolizmanın esas fonksiyonlarını etkilediğinden, onu bir gelişme geriliği olarak nitelendirmek bir beyin tümörünü baş ağrısı olarak değerlendirmek gibidir. Otizm, sadece arkasında yatan ve gastrointestinal, bağışıklık, detoks ve sinir sistemini etkileyen hastalık tablosunun bir belirtisidir.
Benzer nörolojik belirtiler ortaya çıkaran ve birden fazla nedeni olan, birçok hastalıkla karşı karşıya olduğumuz muhtemeldir. Bu yüzden, otistik çocukları tedavi eden herhangi biri, her çocuğun farklı olduğunu, hem hastalık belirtilerinin hem de tedaviye verilen cevapların her çocukta farklı olduğunu söyleyebilir.
Sonuç olarak, hastalığı alt gruplara göre sınıflandırmak etkin bir tedavi stratejisi oluşturmak için faydalı olacaktır.
Buna göre, otizmi bir çoklu-organ metabolik hastalığı olarak yeniden tanımlamamız, DSM-IV (1994 de son revizyonu yapılan ve mental problemleri değerlendiren standart ölçek) skalasından çıkarıp, tıbbi ders kitaplarına koymamız ve tıp fakültelerinde rutin olarak eğitimi vermemiz gerekmektedir.
Bu hastalığın oluşumu ile ilgili en akla yakın senaryo, genetik olarak risk altında olan bir bebeğin çevresel bazı etkilere karşı bir dizi negatif reaksiyon göstermesidir. Bu durum bir çok başka hastalık için de geçerlidir, örneğin kalp hastalıklarında kalıtımsal faktörler önemli bir role sahip olup, bunlara sigara, obezite, beslenme yanlışlıklarının eklenmesiyle risk önemli ölçüde artmaktadır.
Bağışıklık sisteminin genetik olarak yatkınlığı ve yetersiz detoks mekanizmaları nedeniyle hem anne karnında hem de bebeklikte birçok toksik ve yabancı maddeyle karşılaşan bazı çocuklar, bunları tolere edememekte ve hastalık riski oldukça yükselmektedir.
Belirli bir toksik eşik aşıldığında ise, bu maddelerin dokuları tahribatı ve iltihap (enflamasyon) oluşumu gibi bir dizi reksiyon başlamaktadır. İltihaplanmanın kendisi,bir diğerini tetikleyerek organlara zarar veren bir kısır döngü başlatmaktadır.
Bağışıklık sistemi de maruz kalınan maddelerle savaşma yeteneğini yitirmekte, kendine ait ve yabancı arasındaki ayırımı yapamaz hale gelmektedir. Otoimünite denilen bu durum aslında vücudun kendisini kendisine karşı savunmasıdır. Dengesi bozulan bağışıklık sistemi, vücudu mevcut ve ileride maruz kalabileceği dış etkenlere karşı daha hassas ve kırılgan hale getirmektedir. Otizm durumunda ise bu durum, normal bir gelişmeyi takip eden nörolojik bir gerileme olarak kendini göstermektedir.
Bu teori, otizmin bir salgın hastalık olduğunu açıklar mı? Bir salgın hastalık, ya yeni bir toksik maddenin ortaya çıkması, ya da bilinen bir toksik maddenin maruziyetinin artması gibi nedenlerle bağışıklık sistemi dengesinin yukarıda anlatıldığı biçimde bozulmasıyla ortaya çıkar.
Bir başka olasılık ise, toplam çevresel toksik yüklenmenin günümüzde artık insan genetik yapısının belirlediği toksik eşiğe yaklaşmış olmasıdır ki, bu da insan soyunun artık risk altına girmeye başladığına işaret eder.
Otizmin Tedavisi (Byiomedikal Tedavi)
Tedavinin 3 ana prensibi olmalıdır: Eksikleri tamamla, zararlıları defet ve kısır döngüyü kır.
Bunu yaparken her çocuğun farklı olduğu ve bu tedavi için detaylı bir hasta geçmişi incelemesi ve uygun testlere ihtiyaç olduğu unutulmamalıdır.
1. Adım: diyetin değiştirilmesi ve vitamin destekleri
2. Adım: bağırsak ve sindirim iltihaplanmasının iyileştirilmesi
3. Sonraki adımlar: Detoks, immün ve nörolojik sisteme yönelik tedaviler.
Bir tedavi programına başlamadan önce dikkate alınması gerekli prensipler:
Aileler için:
Otistik çocukların tedavisi konusunda bilgi ve deneyimi olan bir hekim ile çalışın.
Doktorunuzun her şeyi bildiğini zannetmeyin
Bir çok şeye aynı anda başlamayın
Bir ajanda tutun
Otizm tedavisinin bir maraton olduğunu unutmayın
Çocuğunuz hangi yaşta olursa olsun umudunuzu yitirmeyin.
Doktorlar için:
Kendi araştırmanızı kendiniz yapın
Tedavide tüm vücudu dikkate alın
Eğitim alın
Ebeveynlere kulak verin.
Prof. Dr. Ahmet AYDIN, Taş Devri Diyeti
İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları ABD
Metabolizma ve Beslenme Bilim Dalı Başkanı
Bryan Jepson, Otizmin Seyrini Değiştirmek, 2007