FREUD VE PSİKANALİZ

01-08-2006
 
Yazar
Selahattin Avşaroğlu
Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık
Fotoğraflar
Kayıt Yok
Videolar
Kayıt Yok
Dosyalar
Kayıt Yok
Giriş

Psikanalizin temel kurucusu Freud’dur. Freud’un yaşamında 1887’den 1897’ye değin geçen on yıllık süre psikanalizin temelinin atıldığı dönem olarak sayılabilir.

19. yy. ortalarında “psikoloji” Almanya’da bağımsız bir bilim dalı olarak ortaya çıktığında, normal ve yetişkin insanın bilincini oluşturan öğelerin inceleme görevini üstlenmiştir. Duyular yerine “duyum”, düşünceler yerine “düşünce”, imgeler yerine “imgelem”, inceleme konusuydu. Bazı bilim adımları bu yaklaşıma karşı çıkmış ve parçalara ayırarak incelemenin bilinçli yaşantının özünü ve bütünlüğünü bozduğunu öne sürmüşlerdir. Bir diğer grup ise, içsel dünyanın çok gizli ve öznel olduğunu bilim yöntemiyle anlaşılmasının imkansızlığını ve psikolojinin bir davranım olarak kalması gereğini savunmaktaydı.

Freud bu çelişkiye farklı açıdan yaklaşmıştır. Freud ruhsal yapıyı bir “buz dağına”, buz dağının suyun üzerinde kalan küçük bölümünü “bilinç” bölgesine, suyun altında kalan küçük bölümünü bilinçdışı alanındaki gereksinim ve istekler, bastırılmış düşünce ve davranışlara yön vermektedir. Böyle bir yaklaşımla, yalnızca bilinci çözümlemeye yönelik bir psikoloji yaklaşımının, insanın davranışlarına yön veren güdülerin anlaşılabilmesinde yeterli olamayacağı gerçeğini de ortaya koyuyordu. Psikanalizin temelleri böyle atılmaya başlanmıştır (Gençtan, 1991, s.16).

Psikanaliz kuramının gelişiminde en önemli aşama Freud’un dikkatinin kedi kişiliğini çözümlemeye başlaması ile olmuştur. Freud’un o günlerdeki düşüncesi kendi kişiliğinin iç dünyasına inebilmekti. Freud bu yaşadıkları olayları anlatırken, anlatılamayan bastırılmış duyguların “rüyalar” ile ortaya çıkabileceğini de savunmaktaydı.

Freud’un rüyalar ve onların oluşum süreçleri üzerindeki incelemeleri, bilinçdışı süreçlerin işleyiş biçimlerini anlayabilmek için kullandığı başlıca araç olmuştur. rüyaların gizli içerikleri çeşitli araçlarla görünür içeriğe dönüştürülmektedir. Bu içeriklerin belli başlıcaları “simgeleştirme”, “daraltma”, “yön verme”, “yansıtma”dır.

Simgeleştirmede bedenin bölgeleri veya diğer toplumsal olaylar başka nesnelerle ifade edilir. Yön değiştirmede rüyayı etkileyen güç başka kişiye aktarılarak görülür. Daraltmada ise bilinçdışındaki her türlü isteklir, kendi bilinçdışındaki, kabul edilmeyen istek yada dürtüleri rüyalarda bir başka kişiden kendisine yöneltiyormuş gibi görür.

TOPOGRAFİK KİŞİLİK KURAMI

Freud’un kişilik, ruhbilmine ve ruh hekimliğine getirdiği temel kavramları ve ana konuları şöyle sıralamakta fayda vardır (Öztürk, 1992, s.27).

a-Bilinç nitelikleri (Topoğrafik kişilik kuramı; bilinç, bilinç öncesi (bilinç altı), bilinçdışı)

b-Ruhsal ögeler (alt benlik, benlik, üst benlik; id, ego, süperego)

c-Dürtüler. Libido kuramı

d-Ruhsal Cinsel (Psikoseksüel gelişme kuramı)

e-Ruhsal, çatışma ve savunma mekanizmaları

Topoğrafik kişilik kuramı Freud’un 1923 yılına kadar en çok ilgisini çeken konu olmuştur.

Bilinç

Dış dünyadan yada bedenin içinden gelen algıları farkedebilen zihin bölgesidir (Gençtan, 1991, s.22). Organizma belli bir alanda kendi yetki ve gereksinimlerine göre seçmeler, ayıklamalar yapmakta ve bütün algılama bilinçli olarak ayırdedilenlerin niteliğini etkileyen, bilinçte tek bir iz bırakan uyarımlardan bilinçli olarak ayırdedilenlerin niceliğini kısıtlamaktadır. “Bilinçlik” deyince uyanıklık, ayırdedilme, farkında olabilme durumlarını algılamaktayız (Öztürk, 1992, s.29).

Bilinçdışı

Bilinçli algılamanın dışında kalan tüm zihinsel olayları içerir. Sansür mekanizmasının engeli, dolayısıyla bilinç düzeyine ulaşma olanağı olmayan zihinsel süreçleri içerir.

“Bilinçdışı” deyince kişinin özel çabası ile bilince çağrılmayan, farkına varılmayan yaşantıların saklı olduğu ruhsal bölmedir. Bu nitelikte olan ruhsal süreçlerdir. Bu yaşantılar ancak özel yöntemlerle; serbest çağrışım, rüyalar, anormal ruhsal belirtilerle ortaya çıkar.

Bilinçaltı (bilinç öncesi)

Dikkatin zorlanmasıyla bilinç düzeyi de algılanabilen zihinsel olayları ve süreçleri içerir (Gençtan, 1991, s.22). Bilinç altından bilinç düzeyine kolayca çıkabilecek her şey bilinç öncesidir (Nelson ve Jones, 1982, s. 89).

PSİKANALİTİK KİŞİLİK KURAMI

Freud ruhsal yapıyı id, ego, süperego olmak üzere üç sistem olarak ele almıştır. “Psikolojik iyilik hali” bu üç sistemin birbirleriyle etkili bir ilişki içinde bulunmasına bağlıdır. Freud’un ruhsal yapıyı gösteren çizdiği taslak bu şekildedir (Nelson ve Jones, 1982, s. 89). Davranışlar, bu üç sistemin birbirleri ile etkileşiminin ürünüdür. Bu sistemlerin biri diğerinden bağımsız olarak tek başına çalışamaz (Gençtan, 1991, s.35).

İd

Sistemin en ilkel bölümüdür. Ruhsal durumu içinde sabit ve doğuştan olan her şeyi içerir. İd “içgüdü”lerden kaynaklanan bir enerji ile yüklüdür. Zevk ilkesine dayalı olarak içgüdüsel ihtiyaçlarını doyurmaya çalışır. İd’in fiziksel süreçleri birincil süreçler olarak adlandırılmaktadır. Bu süreçler, doğuştan itibaren ruhsal durumda bulunur. Freud id’i iyi, kötü, yada ahlaki bakımdan hiçbir değer yargısı bilmeyen bir “kaynayan duygular karmaşası olarak tanımlar. Mantık tarafından yönetilemez. İd, insanın bilinçaltı düzeyindeki birincil nesnel gerçekliğidir (Gençtan, 1991, s.36). Öte yandan, çocukluk çağında ve sonraları da hayat boyunca bilinçaltına itilmiş unsurlar id’de toplanırlar.

Ego

Dış dünyanın etkisi ile özel bir şekilde gelişen veya değişen id’in bir parçasıdır. Dış dünya ile id arasında bir ara buluculuk görevi yapar, mantık ve sağduyunun temsilcisi konumundadır.

Freud “gerçek dışı dünyanın etkisi altında alt benliğin bir parçasının özel bir gelişme gösterdiğini, dış uyaranları algılayan ve aşırı uyaranlara karşı ruhsal yapıyı koruyan bir dış tabakadan giderek özel bir yapı geliştirdiğini ve bu yapının “alt benlik” ile dış dünya arasında bir “arabulucu” görevini yüklendiğini ileri sürer ve gelişen bu yapıya “ego” adını verir (Öztürk, 1992, s.36).

Ego’nun görevi yaşamın sürdürülmesidir. Dış dünya açısından görevi, bu dışardan gelen uyaranları algılaması, orta dereceli uyaranları ele alması ve en son olarak da dış dünyada kendi çıkarına uygun değişiklikler yapmayı öğrenmesi gibi yetkileriyle yapar. Temel işlevi “uyum”dur. Bu uyumu yaparken, bir yandan da üstbenliğin istekleriyle bağdaşmak zorunda kalır. Organizmayı acıdan ve ızdıraptan korumak ve doyum sağlamaya çalışmak zorundadır. Freud id’i bir ata, binicisini de ego’ya benzeterek bir analoji yapmaktadır.

Çocukluğun ilk dönemlerinde organizma daha çok acıdan kaçma ve haz ilkesinin etkisi altındadır ve gereksinimlerinin hemen doyurulmasını bekler. İlk çocukluk çağında daha çok altbenlik egemendir. Bekletilme, erteleyebilme, dürtülere daha başka türlü doyum yolları bulma, onları değiştirebilme, bastırabilme, uygun yer ve zamanda onların doyumunu sağlayan eyleme girişme ancak gelişmiş “benlik” aracılığı ile olur.

Süperego

Bireyin uzun çocukluk dönemi daha çok ana-baba ve toplumsal değer yargılarını içeren özel bir yapı olarak yarışır. Buna “üstbenlik” denir.

Çocukluğun ilk yıllarında, çocuk yanlışla doğruyu, iyi ile kötüyü yalnız kendi dürtüsel yorumu ve doyumuna göre değerlendirir. Kendisini rahatlatan şeyler iyi, acı veren şeyler kötüdür. İkinci yaştan başlayarak çocuk çevreden gelen iyi kötü, doğru yanlış değer yargılarını anlamaya başlar. Zamanla onaylayamadıklarını sezebilir. “Korku ve utanç” duyguları üstbenlik gelişiminin öncüleridir. Oedipus karmasının normal gelişim sürecinde kalıtımı üstbenliktir (Gençtan, 1991, s.25).

Süperego, id ve ego’ya karşı çıkarak kendi istediği düzene doğru yöneltme eğilimindedir. Ego, içgüdüsel isteklerin doyum bulmasının “vicdani”, o toplumun bireylerinin süperegosunda yer alır ve süperego bireyin davranışlarını sürekli süzgeçten geçirerek konutlar verir.

FREUD’UN KİŞİLİK TAHLİLİ

Freud, insanların karşılaştıkları her türlü psikolojik problemin çocukluklarında yaşadıkları cinsel tecrübelerin ve hayallerin veya gizli isteklerin doğrultusunda oluştuğunu söyler.

Yukarıda saymış olduğumuz id, ego ve süperego’yu en kısa şöyle özetleyebiliriz. Bir denizi düşünelim. Derin ve karanlık olan denizin altı, insandaki id’in karşılığıdır. Burada nelerin olup bittiği fazlaca bilinmez. Denizin yüzeyine doğru bir tazyik vardır. Deniz yüzeyinin üstünde atmosfer basıncını temsil eden muazzam bir hava atmosferi vardır. bu da süperego’nun karşılığıdır. Denizin yüzeyi ise ego’dur. Bir taraftan alttan iç kuvvetlerin, diğer taraftan üstten gelen iç kuvvetlerin etkisiyle belli bir şekil seviye alır. İç ve dış etmenlerin karşılıklı ilişkisi ile deniz yüzeyi bazen durgunlaşır, bazen dalgalanır (Eroğlu, 1996, s.152).

Freud insan davranışlarının arkasında cinsel faktöre aradığı gibi, insanın ruhsal gelişmesinde ve kişiliğin gelişmesinde psikoseksüel bir gelişmenin aracılığını ele almıştır. Freud, çocuk cinselliğinin beslenme ve idrar kesesi ve bağırsak denetiminin kazanılması gibi cinsellikle ilgili olmayan bedensel fonksiyonlardan kaynaklandığını iddia ederek , insanın psikoseksüel gelişiminin her birinin bir önceki dönemin devamı niteliğinde “beş aşamadan” oluştuğunu ileri sürmektedir. Bunlar sırayla oral, anal, fallik, latent ve genital dönemledir (Gençtan, 1991, s. 27).

Oral Dönem

Psikoseksüel gelişimin ilk basamağı olup hayatın il başlangıcından 1-1,5 yaşına kadar sürer. Bu dönemde oral (ağız) bölge bebekte en önemli haz ve tatmin kaynağıdır. Bebeğin ihtiyaçları algılamaları ve kendi anlatım yolları daha çok ağız bölgesinde toplanmıştır. Emmek, yutmak, ısırmak, çiğnemek gibi ağızla ilgili tüm etkinlikler ile besinlerin ağız bölgesinde yarattığı zengin uyarımlar aracılığı ile fertler ilk tatmin duyguların öğrenmiş olurlar buna “oral tatmin” adı verilir.

Anne ile bebek arasında ortaklaşa geliştirdikleri bir düzen içinde bebeğin fizyolojik ihtiyaçları karşılanırsa, bebekte dış dünyaya karşı güven duygusu oluşmaya başlar. Bu dönemde annesiyle sıcak, sevecen ve güven duygusu oluşmaya başlar. Bu dönemde annesiyle, sıcak, sevecen ve güven verici bir ilişki yaşayan çocuğun hayatı boyunca diğer insanlarla benzer ilişkiler kurması beklenir (Gençtan, 1999, s. 28).

Çocuğun oral ihtiyaçlarının karşılanmaması, yada aşırı şekilde doyurulması, daha sonraki dönemlerde “normal dışı kişilik” özelliklerinin yerleşmesine neden olabilir. Bunlar arasından abartılmış iyimserlik, özseverlik, arada bir yaşanan karamsarlık, diğer insanlardan çok şey bekleme eğilimi sayılabilir. Oral karakterli kişiler aşırı bağımlıdırlar ve diğer insanların kendine ile ilgilenmeleri bakımlarını üstlenmelerini isterler. Arada bir başkalarına bir şey verirlerse de bu davranış karşılığını alabilmek beklentisi ile yapılır.

Bu tür insanların kendilerine saygıları diğer insanların yargılarına bağlıdır. Haset ve kıskançlık duyguları da oral karakterli kişilerde sıklıkla yaşanır. Başarılı bir dönemli bitirilen “oral dönem” kişilerin ileriki yaşamlarında kendilerin olduğu gibi diğer insanları da güvenmeyi ve onlarda gerektiğinde destek beklemeyi öğrenirler.

Anal Dönem

Psikoseksüel gelişimin ikinci devresidir. Çocuğun 1.5-3 yaş arasında esas doygunluk kanalı, ağız ve beslenme etkinliklerinden makat bölgesine ve dışkılama sürecine yönelir. Bu bölge ve süreçte, doğal olarak zengin ve çeşitli biyolojik uyarımlar toplu ve yoğun halde bulunmaktadır. Dışkılama yapılması yada tutulması şeklinde iki türlü haz ve tatmin sağlar.

Dışkılamanın gerçekleşmesi hem boşalıp ferahlama, hem de bir tür eser yapma duygusu ve tatmini sağlar. Dışkının tutulması biyolojik anlamda zorlamaya karşı direnme yarattığı için ileride çocuk için toplumsal baskı ve zorlamalara karşı da bir dayanma ve karşı gelme çabası getirmeye yarar.

Anal dönemde dışkılamaya karşı bir saplantı geliştirilirse, dışa dönük, iyimser, cömert, yaratıcı bir kişilik geliştirmiş olur çocuklar. Dışkı tutmaya karşı bir saplantı geliştirilirse, aşırı düzenlilik, katı güçlülük, inatçılık, dik kafalılık, para harcamaktan çekinme ve cimrilik gibi nitelikler oluştururlar (Eroğlu, 1996, s. 152).

Anal dönemin anne ve çocuk arasında uyumlu ilişkilerde sürdürebildiği durumlarda ise özerk bir birey olarak özgürce seçim yapabilme, bağımsızlığını sürdürebilme suçluluk duymaksızın girişimde bulunabilme, dik kafalı olmadan, yada aşırı ödünler vermeden diğer insanlara işbirliği yapabilme yetenekleri kazanılır (Gençtan, 1991, s. 30).

Fallik Dönem

3 yaşın sonlarında 5 yaşın bitimine kadar sürer bu dönemde, çocuklarda cinsel bölgelerin uyarılmasından heyecan duyma ve cinselliğe karşı aşırı ilgili biçimde davranışlar tamamen belirginleşmiştir. Bu dönemde penis her iki cinsten çocuğun başlıca ilgi odağıdır. Kız çocukları bu organa önceleri sahipken, sonradan yitirdikleri biçiminde yorumlama gösterirler. Önceki dönemlere karşılık çocuk kendi bedeninin dışında bir nesnede tatmin arar. Bu dönemde Oepidus karmaşası yaşanır. Erkek çocuklarda anneye, kız çocuklarda babaya sevgi nesnesi olarak yer değiştirme karmaşasıdır.

Bu dönemde amaç, erotik ilgi ve dürtüleri, cinsel organlara ve fonksiyonlara odaklaştırmaktır. Fallik dönemde kadın ve erkeğin cinsel organının anatomik olarak farklılığı da her iki cins için veri kabul edilir. Kişiler için kendi cinsiyetiyle özdeşleştirir. Fallik döneminde oepidus karmaşasının atlatılamaması ileriki yıllarda nevrozlara ve karakter bozukluklarına yol açabilmektedir. Sağlık koşullarda atlatma çocuğun kendi cinsiyetini benimsemesi, utanç duygusuna kapılmadan meraklarını giderilmeyi öğrenmesi, çevredeki durumların ve kişilerin yanı sıra kendi içse dürtüleri üzerinde de egemen olabilme çabalarını gelişitirmesine gerek dış gerekse içi dünyasına bir düzen getirebilmesine yardımcı olur.

Latent (gizil) Dönem

Gelişim aşamasının dördüncü dönemidir. Cinsel olaylarda geçici durgunluk dönemidir. 6-11 yaş arasını kapsamaktadır. Kız ve erkek çocuklar hemcinslerine yaklaşırlar. Kendi aralarında grup arkadaşlıkları başlar ve karşı cinse rekabet bir anlayış olarak gözlenir.

Latent dönemin sonunda çocuğun kendi cinsinden olan ebeveyniyle özdeşleştiğini ve kendi uygun cinsine toplumsal rolünü güçlendirmektedir. Bu durum başarıyla atlatılamadığı zaman iki durumla karşılaşılabilir. Çocuk enerjisini, öğrenme ve beceri geliştirmeye yöneltmek. Yada aşırı bir denetim mekanizması geliştirerek kişiliğinin gelişim yolunu kapatır ve saldırgan bir özellik kazanır. Başarılı bir şekilde atlatılırsa çocuğun yenilgiye uğradığında aşağılık duygusuna kapılmaktan korkmadan ve özerk girişimlerde bulunmayı öğrenmesini sağlar (Gençtan, 1991, s.38).

Genital Dönem

Genital dönem 11-13 yaşlarında, genç yetişkinlik dönemine kadar devam eder. Çocuğun, fizyolojik olgunluğa erişmesi ile, bazı hormonların etkinliklerinin artmasıyla, cinsel nitelikli olanlar olmak üzere çeşitli dürtülerin gücü artar. Ergenin ana-babasına olan bağımsızlığından koparak aile dışındaki karşı cinsten kişilerle olgun ve sağlıklı ilişkiler kurabilmeyi öğrenmesine yönelir. Karşı cinse ilginin yanı sıra grup etkinliklerine katılma, meslek seçimine dair tasarılar kurma ve yuva kurma isteği belirir. Kişi, giderek çocuksu eğilimlerinden gerçeklere yönelik toplumsal yetişkinlik haline gelerek kendi kimliğini bulmaya çalışır. En önemli problemlerinden biri, kişinin bilinç dışındaki ana-baba kavramlarında yapmak zorunda olduğu değişikliktir. Kişi, ana-baba otoritesinden sıyrılıp kendi bağımsız kimliğini kazanırken bir kimlik bunalımına düşebilir.

Kendi kimliğini bulmada şaşıran ergen, değişik sosyal gruplar içinde kendine hazır kimlik elde etmek çabasına girme yolunu seçebilir. Çeşitli problemini atlatan kişiler, sağlıklı cinsel davranışlar ve tutarlı bir kimlikle belirlenen olgun ve yetişkin bir kişilik özelliği kazanır (Gençtan, 1991, s. 31).

FREUD’A GÖRE ANKSİYETE

Freud’a göre insan davranışlarının tümü uyum yapmaya yönelik bir amaç taşır. Hiçbir davranış rastlantısal değildir. Organizmanın yaptığı herşey yaşamı sürdürme çabasının farklı bir biçimidir.

Freud’a göre anksiyete fiziksel yada toplumsal çevreden gelen tehlikelere karşı bireyi uyarma, gerekli uyumu sağlama ve yaşamı sürdürebilme işlevlerine katkıda bulunur. Günlük yaşamda herkesin arada bir yaşadığı anksiyete gerçekçi anksiyetedir. Dış dünyadaki gerçek nesnelerden kaynaklanan bu olgu korku duygusuyla eş anlamlıdır. Gerçekçi anksiyete mantıklı ve anlaşılır olmasıyla nevrotik anksiyeteden ayrılır.

Nevrotik anksiyete kökenini yetişkin yaşamdan çok bebeklik ve çocukluk yallarının yaşantılarından alır. Freud, birincil anksiyeteler doğumla başlar der. Doğum sırasındaki olayları kanıt olarak gösterir. Yetişkin yaşamda bazı olayların anksiyeteye yol açmaları bundandır (Gençtan, 1991, s.40).

Ego sürekli olarak üç ayrı tehlike altındadır.

1-Engellemeler ve dış dünyadan gelebilecek saldırılar.

2-İd’in içgüdüsel ve gerçekdışı istemleri

3-Süper egoların cezalandırılması

Anksiyete, egonun tehlikeden kaçış yollarının bir anlatımı olduğundan, yukarıda tanımlanan üç tür tehlikeye karşı üç tür anksiyete geliştirilir.

Gerçeklik anksiyete; Korku ile eş anlam taşır. Dış dünyada tehlikeli bir durumun varlığının algılanmasından doğan ürkütücü bir durumdur.

Ahlaksal anksiyete; Ego’da suçluluk duygusu yaratır. Özellikle, süper egonun alt sistemi olan vicdanın tehlike saydığı ve onaylamadığı durumlarda ortaya çıkar.

Nevrotik anksiyete; İç güdülerden gelen tehlikenin algılanması ile ortaya çıkar. Bu bir bakıma, egoda içgüdülerin birden boşalıverme istemlerini engelleyemezse sonucun ne olacağı korkusudur.

PSİKANALİTİK KURAMDA TEDAVİ

Tedavi, danışan danışma ilişkisidir. Danışmanın görevi, danışanın çatışmalarını ve bu çatışmaların neden olduğu davranışlarını görebilmek ve bunların değiştirilmesinde imkan sağlayacak ortamı hazırlamaktır. Danışan, güçlük çıkaran durumların farkındadır ama baskı mekanizması sorunların gerisindeki nedenlerin görülebilmesini engellediğinden hastanın kendisi bu değişiklikleri gerçekleştiremez.

Psikanaliz tedavisinde ananlist, bir divana uzanmış olan hastanın arkasında onun kendisini göremeyeceği ama kendisinin hastanın davranışlarını izleyebileceği bir biçimde oturur (Gençtan, 1991, s.69).

Tedavinin amacı, baskı mekanizmasının işletilmesine neden olan bu olumsuz duyguları azaltmaktır. Bilinç düzeyine çıkarabilmektir.

Freud psikanalizin ilk günlerinde hipnozla hastaları rahatlatmaya çalıştı, katarsis denen bu yöntem sınırlı kaldığını görünce daha sonra bu yöntemi bıraktı ve hastalarını telkinle konuşturmayı denedi. Gevşeyerek ve gözlerini kapayarak konuşma. Bazı hastalar konuşmayınca basınç tekniğini kullanmıştır.

Freud, her hastanın psikanaliz tedavisine kabul edilmeyeceği görüşünü benimser. Örneğin psikotikler gibi. ayrıca psikanalistin akrabalarını, dostlarını ailelerini tedaviye almaması gerektiğini söyleyerek psikanalizin teknik olarak bu kişilere uygulanmasının yarar yağlamayacağını belirtir.

Freud başlangıçta analistin tıp kökenli olması gerektiğini savunmasına rağmen bundan vazgeçerek analistin, bilinçdışı baskı direnç mekanizmaları, rüyadaki simgeleştirme ve duygusal ilişkiyi çok iyi kavraması gereklidir. En iyi yolun ise psikanalizden geçmesidir diyerek terapistin kendisiyle barışık bir birey olması gereğini vurgulamıştır.

Freud, tedavi süresince psikanalistin bazı notlar almasının iyi olmadığını onun için güçlü belleğe sahip olması gerektiğine inanır ki danışanın anlattıklarını bütünleştirip yorumlayabilsin.

TEDAVİ TEKNİKLERİ
Serbest Çağrışım

Psikanaliz tedavisinin temel taşıdır. Yakın geçmişe ait olaylar genellikle ilk önce çağrıştırılıyor ve giderek geriye doğru giden anılar zinciri sonunda ana düşünceye ulaşıyordu. Ancak bu durumun gerçekleştirilmesi için hastanın düşüncelerini yönlendirmesi gerekiyordu. Tedavide en önemli sorun da hastanın dile getirilebilmesini sağlamaktı.

Bir geziye çıktığınızı ve trenin penceresinden izlediğin hızla giden görüntüleri, yanında oturan birine anlatıyormuşçasına davran. Aklına gelen ve seni her rahatsız eden şeyi anlat!... ama herşeyi anlat.

Direnç (Resistance)

Danışan ne denli iyi niyetli olursa olsun, zihinde geçen her düşünceyi diye getirmede tümden başarılı olamaz ve tüm çabalarına karşın direnç belirtileri tedavi süresince sıklıkla ortaya çıkar (Danışanın bütün olumsuz direnç davranışları). Tedavinin ilerlemesini engelleyen her türlü tepki bir direniş belirtisidir.

Direncin gücü, tedavinin bir döneminde diğerine değişebilir. Genellikle yeni bir konu ele alındığında artar, o konu açıklığa kavuşmaya başladığında azalır.

Analist direnci gördükçe, onları danışanına gösterir. Belirtilerin gerisindeki nedenleri ona açıklamaya çalışır. Danışan savunmaya geçecektir. Analist bu savunmaları danışana sürekli gösterdikçe, direncin danışanı anksiyetenin korumasını engellemiş olur ve bu kez de direndiği için anksiyete yaşamaya başlar işte bu aşamada hasta direncin varlığını yadsıyamaz duruma gelir ve bu tür tepkilerini kendisi de görmeye başlar. Danışan hangi dürtülerini ne biçimde engellemekte olduğunu da fark eder (Gençtan, 1991, s. 70).

Yorumlama

Analistin kullandığı en önemli tedavi aracıdır. Analist, tedavi sırasında odada danışanın kendi davranışlarına değişik bir açıdan bakabilmesini sağlayacak konuşmalar yapar. Analist, hangi düşüncelerini ne zaman yorumlayabileceğinin çok iyi seçmek zorundadır. Tedavi uygulamasına yeni geçen analistler genellikle bir düşüncenin gerisindeki çatışmayı fark ettikleri an derhal yoruma geçerler. Aslında yanlış bir tutumdur.

Yorumlama süresince analistin ciddi bir biçimde danışanla ilgilenmesi ve dikkatini ondan ayırmaması gerekir. Analist, danışanın sevgi gösterilerine yada kızgınlık tepkilerine karşılık vermemelidir. Konuşmalarında toplumun değer yargılarından söz etmemelidir. Yansız bir tutum içinde olmalıdır. Bu tutum analistin kendi duyusal dünyasını tedavi ilişkisinin dışında bırakabilmesini sağlar.

Zamanlaması ayarlanmış doğru bir yorumlama yapıldığında danışan, kısa bir duygusal bocalama döneminden sonra, yeni çağrışımlar üretmeye başlayacaktır.

Genel olarak tedavinin ilerlemesini gerçekleştirecek temel öğe, analistin danışanın psikodinamiğini iyi anlayabilmesinden çok iyi zamanlanmış yorumlarda danışanın bilinçdışı direncini azaltarak kendi iç dünyasını kendisinin tanımasına olanak hazırlamaktır.

Transferans

Psikanaliz tedavisinde çok önemli bir çözülmesi gereken direnç tepkisidir. Serbest çağrışım süreci içinde danışanın gizli kalmış zihinsel içerikleri maskelerden oldukça arındırılmış bir biçimde aydınlığa çıkar. Bunlar danışanın kendine özgü düşleridir. Bu içerik tedavi odasında paylaşıldığında, danışanın vaktiyle saklı tuttuğu bir takım duygular giderek analiste yönelmeye başlar.

Danışanın yaşamında ilk dönemlerinde önemli olan kişileri karşı geliştirmiş olduğu duyguları bu kez analistin kişiliğinde yaşamaya başlar.

1-Analiste karşı geliştirdiği dostça duygular.

2-Cinsel boyutları da olan sevgi bağı

3-Düşmanca duygular

Transferans Nevrozu

Danışanın bozuk davranışlarının giderek artan bir biçimde tedavi ortamında yaşanmaya başlaması sonucu gerçek nevroz, transferans nevrozuna dönüşebilir. Danışanın ruh sağlığına kavuşmaktan başka bir amacı yokken sonraları bunu tamamen analistin kendisine ilgi göstermesini sürekli bekler, danışanın çocukluk yıllarında yaşamış olduğu anksiyete yeniden canlanarak ön plana geçer.

TEDAVİNİN EVRELERİ

Birinci evre; Danışanın analistiyle bir bağlaşma kurabilmesini ve sürdürebilmesini içerir. Tedavi öylesine bir ortamdır ki, en olgun hasta bile yabancı bir insanla alışmadığı bir türde ilişkiye geçmenin anksiyetesini yaşar.

İkinci evre; Bu evre danışanın, analistine karşı bir transferans nevrozu geliştirebilmesini içerir.

Üçüncü evre; Danışanın ayrılığa hazırlanması ve duygularını yapıcı bir biçimde yönlendirmeyi öğrenmesini içerir. Danışanın özerk ve bağımsızlığıdır.

Psikanaliz tedavisinin sonucunda birtakım eleştiriler yapılabilir. En önemli eleştiri, danışanın davranışlarındaki düzelmenin değerlendirilmesinde kullanılan ölçütler olarak yorumlanabilir.

PSİKANALİZE YAPILAN ELEŞTİRİLER

Freud’un Türkiye’de tanınması biraz gerip olmuştur. sessizce bir reddediş hakim gibidir. Bunun üç sebebi vardır (Kaptagel, 1993, 325).

1-Batı dünyasında tıp ilminin çok hızlı adımlarla ilerlemesi. Türkiye’den giden bilim adamları özellikle bu açığı kapatma amacı güderler.

2-Psikanalitik yöntem, psikiyatri uzmanlık eğitimi ötesinde ayrı ve özel bir eğitim gerektirir.

3-Dil bilgisi sorunudur. Psikoterapi yöntemi doğrudan doğruya sözcüklere bağlı bir iletişim ilkesidir.

Psikanalizin yukarıda saymış olduğumuz unsurlar dışında pek çok eleştirilebilecek yönleri mevcuttur. Çünkü bu tür kuramların tedavi teknikleri deney ve gözlem yoluyla edegelmekte, teşhisin kolaylığı kadar, tedavinin kolay olmadığı görüşü hakimdir. Oysa diğer bilimlerde problemin varlığı hissedildiği anda onun bilimsel yolla cevabı bulunabilmektedir.

Psikanalize yapılan bir başka eleştiri de, danışanın davranışlarındaki düzelmenin değerlendirilmesindeki kullanılan ölçütlerdir. Danışan ne oranda ne kadar sürede iyileşebilir. Süre olarak kesin bir yargıda bulunulamıyor. Bazı danışanların tepkisi uzun yıllar alıyor. O zaman aklımıza şöyle bir soru geliyor. Acaba danışan transferans mı geliştirdi terapiste? Bunun cevabını Freud “hasta ne zaman iyileştiğini bilir, doktor da kendi gözlemleriyle hastanın iyi olduğunu farkedebilir” diyerek cevaplamaktadır.

PSİKANALİZİN BUGÜNÜ VE YARINI

Psikanalizin içinde değişik ekollerin varlığı bir zayıflık değildir. Değişik psikanalitik ekollerin varlığı psikanalizin kuvvetidir. Yüz senedeki disiplin içi ve dışı büyük değişimleri rağmen psikanaliz geçmişe göre daha büyük bir kuvvetle ayaktadır. 1960-70’lerde psikanalizin öldüğünü iddia edenler, bugün o günlerden çok daha sağlam ve bol seçenekli ve değişik disiplinler ile köprü kurmuş bir kuramsal ve pratik bütün ile karşı karşıyadır.

Psikanaliz içinde farklı görüşlerin, çelişen önermelerin varlığının zayıflık değil, kuvvet ve evrim yapmış bir bünyenin göstermesi olduğunu savunan en önemli isim olarak Fred Pine’ı görüyoruz. Pine, Qaelder’in “çok işlev ilkesi”ne dayanarak, psişik aygıt, belli şartlar ile karşı karşıya olduğu zaman birden fazla işlevi aynı anda harekete geçirecek edimler ve seçimlerde bulunabileceğini iddia eder. “Bir taşla birden fazla kuş vuran” psişik edimleri okuma ve müdahale etme durumunda olan analistin, Freud’dan gelen gelenek ile hastayı “eşit olarak askıda duran dikkat” ile dinlemesi gerekmektedir. Kafasında, psikanalizin tüm ekollerinin zenginliğini bulunduran analist veya terapist danışanın getirdiği farklı malzemeler arasında bağlantılar kurmakta varsayımlar oluşturmakta ve danışanını açıklayan tek ve biricik kuramı adım adım inşa etmeye başlamaktadır. Danışanın anlattıkları, yaşamın değişik anları, sahaları, psişik aygıtın değişik katman ve yapılarında tüm ekollerin varlığını onaylamaktadır. Bir danışanın anlattıklarında “aynı anda”

a- Ben savunmalarını,

b-Bilinç dışından zorlayan dürtülerin varlığını,

c-İlişkilerin dürtüler ile etkileşimi ve bu etkileşimini içselleştirilmelerinin ve yansıtılmalarını,

d-Benliğin tüm bu süreç zarfında kendi bütünlüğünü, sürekliliğini ve uyumunu koruma çabasını bulmak olasıdır.

Pine, değişik ekollerin görüşlerini, gözleri bağlı adamların bir filin değişik yerlerine dokunup, fili sadece o parçaların bilgisi ile tanımlamaya benzetmektedir. Fil bir tanedir. Tanımlanan parçaların hepsi geçerlidir.

Psikanaliz ve dinamik psikoterapi artık 20. yy. başlarının küçük entelektüel bir kesime ve belirli bir sorun grubuna uygulanan yaklaşımları değildir. Tüm toplumun katmanlarına değişik kişiliklerine ve çok geniş bir psikopatolojik yelpazeye ulaşmışlardır. Yüz senelik bilgi, deneyim, gözlem; sayısı yüz binleri bulan uygulayıcı; binlerce kitap; milyonlarca yarar gören, sayısız yayın ve araştırma ile insan sırrını çözme yolculuğunda büyük bir deneyim ve bilgi zenginliğine sahiptir.

Sonuç olarak, Freud’u eleştirsek te, onun salt bilime değil, insan yaşantısına getirdiği en büyük yaşama, derinliğine inen bir üçüncü boyutun tanınmasıdır. Freud’un asıl başarısı baskı altında gizli tutmaya zorladığımız ve görünürdeki davranışlarımızı etkileyen doğal isteklerin güçlülüğünü bilimsel bir yolla bize göstermesindedir (Koptagel, 1993, s.20).

KAYNAKLAR
  • Eroğlu, Feyzullah. (1996) Davranış Biçimleri. İstanbul: Beta yayınları
  • Gençtan, Engin. (1990). Psikanaliz ve Sonrası. İstanbul: Remzi kitabevi
  • Hortaçsu, Nuran. (1992). İnsan İlişkileri. Ankara: İmge Kitabevi
  • Kuzgun, Yıldız. (1988) Rehberlik ve Psikolojik Danışma. Ankara: ÖSYM Yayınları.
  • Öztürk, Orhan. (1989). Psikanaliz ve Psikoterapi. İstanbul: Evrim KitabeviRichard Nehson ve Jones. (1982). Danışma Psikolojisi Kuramları. (Çev: Füsun Akkoyun). Cossel Educational Limited.
  • Senemoğlu, Nuray. (1997). Gelişim Öğrenme ve Öğretim. Ankara: H.Ü.E.Fak. yay.
Toplam 2 yorum yapıldı, ortalama beğeni << Bir önceki sayfa  |  Bir sonraki sayfa >>
ELEŞTİRİ 06-08-2006
ANALİZDEN UZAK TOPLAMA BİLGİLER İÇERİYOR,YANİ YAZARRIN KATIĞIN BİR İFADE YOK
[ Yorumu yapanı görmek için üye girişi yapınız ]
Yorumu değerlendirin
Kötü Normal İyi
 
tebrik ederim 03-08-2006
fakat anlayamadığım bu makaleden ne kazandığımız. ve kaynaklarda hiç freud yok. paylaşım için teşekkürler.
[ Yorumu yapanı görmek için üye girişi yapınız ]
Yorumu değerlendirin
Kötü Normal İyi
 
Toplam 2 yorum yapıldı, ortalama beğeni << Bir önceki sayfa  |  Bir sonraki sayfa >>

Yorum yaz

Sadece üyelerimiz yorum yazabilir ve yorumları değerlendirebilirler
Yorum yazabilmek için üye girişi yapmanız gerekmektedir